3 Şehir

tumblr_m1twdhcKm61qbncmi

Hiç kimse benim kadar endişeli gözükmüyor eminim. Acelesi olmayan yüzlerce sakin insana inat, gereksiz bir telaş üzerimde, atamıyorum. Amsterdam merkez istasyonunun vurdumduymazlığı olsa gerek beni paniğe sürükleyen. Özel bir Fransız tren yolu şirketinden alınmış biletim, “Her zaman 14. perondan kalkar” ritüeline sahip olduğu için, danışmadaki pembe yanaklı memure, tersleme ile başından savma arası uzaklaştırıyor beni kabinin önünden. Treni ancak 90 dakika içinde 14 no’lu peronu bulamazsam kaçırabiliyorum. İmkansızdan bir durak öncesi kadar uzak bir ihtimal yani.Son bir sigara içmeli deyip, her zaman her yerde serbest olmanın ve maalesef kendi ülkemizde olmamanın tatlı-ekşi hissiyatıyla dumanlara saklanıyorum. Hızla tüketilen Amsterdam’a özel bu sigara, “Rahat” klasmanında yer alan kompartmanımın oturma grubu koltuklarında “Ben geldim” desin diye sinir sistemime, son nefesimmişcesine çekiyorum. Yaşadığım, vedalaşmakta olduğum ve selam vereceğim 3 şehirle sevişmeye başlıyorum makinistin çarkları çevirmesiyle. Her dakikası huzur, her mevsimi duruluk dolu ihtiyar delikanlı Amsterdam, hiç üzülmüyor ondan ayrıldığıma. Kanarya dolu yorgun bir kafese, hiperaktif serçelerin yerleşmesi işine gelmiyor elbette. Vondelpark’ın misafirperverliğine aldanmış olmalıyım ki, her ne kadar cömertçe tüketmiş olsam da cüzdanımızdaki paraları, çok fazla ilgisini çekmiyorum Amstel deltasının. İki günlük toplu taşıma kartına verdiğim yeşil banknota hiç üzülmeyecek kadar uzun ve keyifli yürüyüşler yapmış olmak da tesellim. Rjiks Müzesi’ndeki Vermeer’ler, Rembrant’lar kadar Amsterdam’a ait olmanın önemini sorsalar, günlerce anlatacak gibi içlenerek vedalaşıyorum. İşaret ve orta parmaklarımın arasında zıvana izi, aktar kokan ceplerim ve suratımdaki hiçbir temele dayanmayan gülümseme, Brüksel’e kadar ayrılmıyor olduğu yerden. Kendime sorduğum soruların saçmalığına yine kendim sinirlenip, içimde yaşadıklarımı anlayan var mı diye etrafa bakınıyorum ara ara. Evler, caddeler, parklar başkalaşıyor tren süzüldükçe Avrupa’nın güneyine doğru. Trendeki tüm bürokratlar iniyor sanki Brüksel’e gelindiğinde. Duvarlardaki graffitiler, lacivert takımın içine açık mavi gömlek gibi özgüvensiz ve sıradanlaşıyor. Karşı sıranın başında oturan yaşlı kadın, çocuklarının yanına ziyarete gider gibi. Bazen gülümsüyor, onları tekrar göreceği akına geldikçe, bazen ise yük olmak endişesi ve istenmeme ihtimaline asıyor suratını. Tünelden geçerken, camdaki yansımamdan farkediyorum ki benim suratım da yaşlı kadından pek farklı değil. Her ne kadar hayal sattıklarına inandırsam da kendimi, Paris beni içten içe heycanlandırıyor. Bir Jeanne Pierre Jeunet filmine gitmediğimi bilecek kadar ayılmış olsam da, belki diyorum, küçük bir ihtimal …
Sanayi devrimi sonrası endüstriyelleşme sürecini izliyorum trenin geniş perspektifli camından. Her yeni kilometre modern dünyaya daha çok benziyor. Oysa böyle anlatılmamıştı Paris Delicatessen’de, Pont Neuf aşıkları fabrika bacaları arasında dilenmiyorlardı. Sacre Coeur’dan bakıldığında Paris, hiç böyle gözükmüyordu üstelik.

Keşke modern mimariyi de modern sanat kadar sevebilseydim dedirten girizgah, yavaşlayan trenin Gare du Nord’a göz kırptığına işaret olana kadar koruyorum sükunetimi. Kompartman komşularımızın aksine ben kürkçü dükkanı müdavimi bir tilki gibi bu heyecanların İstanbul’da sonuçlanacağını bilir gibiyim çünkü. Yine de St. Lazzare’daki otelimizin Amsterdam Caddesi’nde yer alması tesadüf olamaz diyorum. Coğrafya bana açık bir mesaj vermeye çalışıyor ve biliyorum kan şekerim hala düşük. Metro’daki Afrikalı aile her ne kadar sıkıntılı ve fakir gözükse de Paris’li. Yepyeni espadrillerim, dar pantolonum, bohem burjuva çakması t-shirt’üm ile ben tam bir Parisli olmalıydım oysa. Fakat hayat benzemeye çalıştıklarımızdan daha hızlı uzaklaştırır bizi, bunu bildiğimi unutmuş olmalıyım ki, taklidimi yanımda getirmişim.

Place des Vosges’in bahçesinde, Diana F ile çekilmiş bir fotoğraf karesi kadar uzun süre sevdim İstanbul’da olmamayı. Galeries Lafayette’de bir tezgah kadar sabit ama ukala baktım kendi şehrime üç gün boyunca. Oysa sağnak yağmurda, Moda’da bir çınar altında, dizlerim titreyerek itiraf etmiştim ben aşkımı, Kuzguncuk’ta bir banktan izlerken Avrupa’yı, yer vermiştim dünyanın en şeker dedesine, ses tellerim kopana kadar itiraz etmiştim sansüre İstiklal Caddesi’nde, Kulaksız’da bir mezar başında, kimseler görmezken ağlamıştım saatlerce, en mükemmel sohbetleri banmıştım tavşan kanı çaya Cihangir’de…

Sevdiğimiz şehirler değil, sevmediğimiz içindekiler mi yoksa? Ya da yolculukta yaşayamamaktan mı aidiyet ihtiyacımız? Her kıyas farklı hayatlarda mı başkalaşır? Yoksa kıyasladıklamız mı başkalaştırır hayatlarımızı? Bence sadece hepsi.

Comments are closed.